Uzun bi’ sessizlik daha esir almış sayfalarımı… Neden bu kadar ender yazar oldum bilmiyorum; belki de aradığım şeyi, motivasyonu hala bulamadığımdandır. Öncelikle 2009 yılına girmişiz, haberim yoktu :P Ben hala eski benim, bir çok kişi gibi ben de 2009′a umutla, hayallerle başladım, ama belki realist belki de pesimist olarak bir çoğunun gerçekleşmeyeceğini biliyorum; ama belli olmaz hayatın değişkenleri çok dinamik, belki de bugün imkansız olan şey yarın son derece normal olacak, kim bilebilir ki… 2009 hayallerimden bahsedeyim biraz; sağlık, mutluluk ve para gibi klişeleşmiş hayallerin yanı sıra; öncelikle aradığım şeyi bulacağımı hayal ediyorum, aslına bakarsanız bulacağıma inanıyorum, bunu takiben artık şu derslerimi bi’ nebze de olsa iyileştircem, bunu da kafaya koydum; ondan sonra artık bir çok konuda sahip olduğum potansiyeli kinetiğe çevirmeyi hedefliyorum, ama bunlardan birinde daha ön plana çıkmam gerekiyor, bu uğurda bir çok cephede savaş vermem gerecek olsa da… Özet olarak 2009′un benim için zincirlerimi kıracığım, kabuğumdan çıkıp herkesi kendime hayran bırakacağım bir yıl olmasını hayal ediyorum; biliyorum belki çok büyük hedefler bunlar ama Clement Stone’un çok sevdiğim bir sözü var: “Aim for the moon. If you miss you may hit a star.”

Bu arada Wordpress’in 2.7 sürümünü çok beğendim, bi’ ara “Turbo” özelliğini de deneyeceğim. Alışagelmiş tasarımın dışına çıkmışlar ve bence çok daha güzel ve verimli bir arayüz oluşmuş. Linux derseniz o da ayrı güzel gidiyor, her geçen gün biraz daha derine inip kişiselleştirmeye devam ediyorum; ama hala tüm ihtiyaçlarımı karşılayacak hale getiremedim, özellikle ses düzenleme konusunda, Windows’da Adobe Audition kullanıyorum ama onun yapabildiklerini sorunsuz ve verimli şekilde Linux’te yapabilecek bir program arayışı içindeyim hala…

Uzun zamandır bilgisayar hakkında bir yazı yazmıyordum; bunun nedeni kullandığım işletim sistemi olan Arch Linux‘un neredeyse sorunsuz çalışması ve bütün ihtiyaçlarımı karşılaması idi. Ancak geçen hafta bir gazla Compiz Fusion ve Avant Window Navigator yükledim. Compiz, sistem kaynaklarını çok az kullanmasına rağmen zaman zaman bilgisayarda performans düşüklükleri yaşamama neden oldu; ayrıca video izlerken de bir takım sorunlarla karşılaştım. Compiz’in tamamen süs olduğunu düşündüğümden de bi’ süre sonra sildim. Compiz ile beraber Avant’ı da kullanıyordum, onda da kimi “applet”lerin sorun çıkarması ve pencereleri tam olarak istediğim gibi yönetememesi sebebi ve Compiz’i silmem sonucu ona da güle güle dedim.

Bu aralar çok sık kullandığım bir program ise EasyTAG. Arşivimdeki mp3′lerin etiketlerini (tag’lerini) düzenlemek uzun zamandır aklımdaydı. Ufak bir araştırma sonucu ise bu programı buldum; şimdilik bütün ihtiyaçlarımı fazlası ile karşılıyor. En çok hoşuma giden özelliklerinden biri ise bir mp3 dosyasının etiketlerini düzenlerken, dosya ismini de değiştirebilme özelliği oldu. Bir başka hoş bir özelliği ise programda bir klasöre girdiğinizde isteğinize göre o klasördeki alt-klasörleri de tarayıp mp3 dosyalarını listelemesi oldu. Mp3′lerinin etiketlerini düzenlemek isteyenlerin denemesini tavsiye ederim.

Ayrıca Linux‘e alıştırmaya çalıştığım oda arkadışımın gözünü boyamak için, Wine‘a DirectX entegresi aramakta iken Wine’a çoktan bu özelliğin eklendiğini farkettim. Bir kaç oyun yükleyip denedim, bi’ ara çalıştırabildiğim oyunları yazarım. Bu arada dizüstü bilgisayarımın CD-DVD sürücüsü bozuk olduğu için “.iso” ve “.nrg” dosyalarını “mount” ve “unmount” edebileceğim grafik arabirimli bir program ararken de AcetoneISO2 adlı programa denk geldim. Bu program Windows‘daki Daemon Tools gibi çalışıyor. Öntanımlı olarak “home” dizininde bir “virtual-drives” klasörü oluşturuyor ve seçtiğiniz CD/DVD dosyasını bunun altındaki 1,2,3… klasörlerinden birine bağlıyor, ancak bilgisayarda normal CD/DVD gibi gözüküyor.

Geçenlerde yaptığım bir başka değişiklik ise Alper‘in yardımı ve yönlendirmesi ile mail hizmetlerimi Google‘a taşımak oldu, Alper’in de dediği gibi “aslında çok kolaymış”. Burdan kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum :)

Son bi’ kaç yazımın sıklığına bakınca nispeten uzun bi’ süre geçmiş. Bu süre içerisinde hayatımda bazı şeyleri değiştirdim, ve bu değişikliklerin uzun zamandır yapmam gereken şeyler olduğu kafama anca “dank” etti… Öncelikle eskisi gibi her yardımı ihtiyacı olana yardım etme huyumu bıraktım / bırakmaya çalışıyorum, sadece yardımımı isteyenlere yardım etcem bundan sonra… Onun dışında bu ve bir kaç değişikliğin de etkisi ile artık yatağa girdiğimde günümü analiz etmiyorum, daha doğrusu eskisi kadar analiz etmiyorum; onun yerine hayaller kuruyorum, kimi boş, gerçekleşmesi imkansız şeyler de olsa artık daha rahat uyuyabiliyorum; bu duyguyu; uyumadan hemen önce adrenalin, melatonin, serotonin ve epinefrinin vücudumu yavaşça ele geçirmesini özlemişim…

Hani bir söz vardır “gün doğmadan hemen önceki zaman alacakaranlıktır” diye, sanırsam yavaş yavaş buna da inanmaya başladım. Aslında ilginçtir ki, umutsuzluğa teslim olmaya başladığımız an, umut kapımızda bitiverir; sadece her şeye rağmen o kapıyı açacak cesareti bulmaktaymış anahtar… Geçen de bir film izledim “The Crow” diye, orada bir söz vardı “can’t rain all the time / her zaman yağmur yağamaz”; cidden de öyle fırtınalı geçen şu 2 günün ardından bile şu an hava çok güzel; temiz ve ferah… Böyle alıntılar filan noluyor bana, yoksa optimist mi oluyorum :) Yoksa hayat, bana kara bulutları yarıp yüzünü gösteren bir güneş gibi üstüme mi doğuyor?

Düşününce aslında hayat devasa bir define avı gibi; asıl defineye ulaşmaya çalışırken, karşımıza çıkan ufacık hazinelerle tatmin olamıyoruz, onların değerini bilemiyoruz. Aslında bir define avının en güzel yanı, ona ulaşana kadar geçtiğimiz yollarda, öğrendiğimizi ufacık şeylerde saklı değil midir…

Ben kaptırdım gidiyorum yine, yarın yorucu bir gün beni beklerken bugün erkenden yatmamda fayda var gibi gözüküyor :)

PS: Bilgisayarımda da bir kaç ufak değişiklik yaptım, onları da ayrı bir yazımda paylaşacağımdır…

Hepimizin hayatında olduğu gibi; ben de hayatımda beni çok yaralayan, çok inciten şeyler ile karşılaşıyorum. İnsan bi’ süre sonra bazı şeylere veya belli kişilerin davranışlarına alışıyor; ancak beni şu hayatta -en azından şimdilik- en çok üzen şey ise değer verdiğim birine yardım etmeye çalışmama rağmen, karşımdakinin yardımımı istememesi. Tabii bu onun en doğal haklarından biri; benim kimsenin hayatına “karışma” hakkım yok;  onun yaptığı yanlışları benim önceden yapmış olmamın, tek amacımın ona -hiçbir karşılık beklemeden- yardım etmek olmasının hiçbir önemi yok. Eğer karşımdaki korların üstüne yatmak istiyorsa, benim havada uçan bir sinek kadar bile etkim olamaz. Bu durumla ilk kez karşılaşmam değil; evet, hepsinde çok incindim, çok üzüldüm ama bu son olayda biraz daha fazla… Hele ki ileride haklı çıkacağımı bilmenin acısı bambaşka, ve haklı çıktığım gün ise canım çok daha yanacak…

İnsanlara yardım etmeye çalışmanın en kötü yanlarından biri de, kimi patlamalara hazır olmanız gerektiğidir, ama hiçbir zaman hazır olamazsınız. Karşınızdakine yardım etmek için “guard”ınızı veya maskenizi indirirsiniz ve bu patlama da sizi tam da en zayıf anınızda vurur hep.  Amacınızın sadece yardım etmek olduğunun hiçbir önemi yoktur; çünkü siz arı kovanına çomak sokmuşsunuzdur… Karşınızdakinin görmek istemediği şeyleri gözüne sokarsınız, yok saydığı gerçekleri yüzüne vurursunuz, umidini bağladığı şeylerin aslında yalan ve boş şeyler olduğunu görmesini sağlarsınız. Ve işte bunları yaptığınız için siz “suçlu”sunuzdur; doğru söyleyenleri, gerçekleri söyleyenleri hiç kimse sevmez.

Ama “beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar” diye bir söz vardır, bu son derece doğru ama aldığınız her darbe ile içinizden bir şey kopar gider, insanlara olan güvenin, sevginin yerini korku ve öfke alır; tam da kaçınmamız gereken iki duygu. Korku, geleceğin getireceği heyacanları yaşamamızı engellediği için; öfke, olmasını istemediğimiz şeyleri yapmamıza neden olacağı için…

Ben elbet bi’ kaç güne kadar eski halime döneceğim; yardımımı isteyen kişilerden yardımımı esirgemeyeceğim; beni inciten kişi ile de eskisi gibi olacağım ama onun halini her görüşümde içim acıyacak…