Asleep GarfieldHepimiz, her gün olmasa bile uyuduğumuz zaman rüya görürüz. Gördüklerimizin bir kısmını uyanınca hatırlamayız, ama bir kısmı ise bizde öyle bir etki bırakır ki hayatımızın sonuna kadar unutmayız. Rüyanın ne olduğunun bilimsel tartışmaları hala devam etmektedir, ve kesin bir sonuca bağlanabilmiş değildir; ama benim de bir kaç düşüncem var konu hakkında. Yalnız başlamadan belirtiyim; ben doktor veya uzman filan değilim sadece konu hakkındaki düşüncelerim bunlar.

Rüyalarımız bazen bize umut, bazen ise korku verir. Ama uyurken, vücudumuzun bütün algıları kapalı iken nasıl böyle şeyler yaşıyoruz? Çoğunun düşündüğünün aksine biz uyurken hiçbir duyumuz kapanmaz. Biz uyurken birinin ışığı açtığını düşünün, veya hepimizin sabahları işe veya okula gitmek için bel bağladığımız çalar saatin bizi uyandırmasını; peki ya uyanmayan birinin dürtülürek uyandırılması? Duyularımız hep açıktır sadece uyuduğumuz zaman beynimiz ve metobolizmamız yavaşladığı için duyularımızın hassasiyeti azalır. Bu da aslında beynimizin de uyanık olduğunun bir işaretidir. Uyurken, bedenimizin ve düşüncelerimizin kontrolünü bilinçaltı denen insanın kontrol edemediği kısım devralır. Bilinçaltı da bilinç gibi beynimizde yer aldığından bütün duyu organlarımız ile bağlıdır; dolayısıyla gerçek dünyayı algıladığımız şekilde (tatma, görme, duyma, hissetme, koklama) rüyalarımızda gördüklerimizi de algılarız. Tek fark algıladığımız şeylerin gerçekte olmaması. Normalde duyu organlarımızdan gelen bilgiler beynin ilgili kısımlarına giderek yorumlanır ve oradan da bilince aktarılır. Ama uyurken işler biraz farklı gerçekleşir; bilinçaltı sinir sistemimize kaçak giriş yapmış gibi, duyu organlarımızın göndermesi gereken sinyalleri taklit eder; gözlerimiz kapalı iken aslında sadece karanlığı görmemiz gerekirken biz rüyamızda çimleri börtüleri böcekleri görürüz. Bilinçaltımız tarafından taklit edilen sinyaller gerçekmiş gibi döngüye girdiği için bazıları bilincimizde yer eder; bu da uyandığımız zaman rüya olarak tanımladığımız şeyleri hatırlamamazı sağlar. Dış bir etken sonucu uyanmamız da; duyu organlarımızdan gelen asıl sinyalin bilinçaltı tarafından taklit edilmiş sinyalden daha güçlü olması sonucu bilincimizin tekrar kontrolu ele almasını sağlar. Bazen ise gerçek sinyaller ile bilinçaltının yolladığı sinyaller karışır ve o zaman da dışsal etkenler rüyamızın bir parçası olur.

Kimilerine göre gerek bilinç gerek ise bilinçaltı bir üstbilince bağlıdır. Üstbilinç ise evrendeki her şeye. Bunu e-posta adresinizin kotası gibi düşünebilirsiniz; bilinciniz “gelen kutusu” olsun, bilinçaltınız “istenmeyen kutusu”; ama ikisi de size e-posta servisini sunan sunucunun içindedir. Bu teoriden yola çıkarak kimileri rüyaların bir mesaj taşıdığına veya iki bilinçaltının, üstbilinç aracılığı ile haberleştiği sonucuna ulaşırlar. Rüyalar hakkında diğer bir çok konuda da olduğu gibi sayısız teoriler mevcut; ama en öne çıkanlardan biri rüyaların REM (Rapid Eye Motion - Seri Göz Hareketi) zamanında gerçekleştiği. Bu zaman içerisinde insan uyuyor gibi gözükmesine rağmen beyin dalgaları uyanık olduğu zamanki ile neredeyse aynıdır ve baskın çıkan bir beyin dalgası yoktur. Bir insan normal bir uyuma süresi içerisi içinde her biri 20-30 dakika süren 4-5 REM yaşar. Bu zaman dilimi içerisinde insanın bilinci ile bilinçaltı birbiri ile haberleşir. Bu da rüyaları görmemize, ve bazılarını hatırlamamıza neden olur.

İnsanın uyurken bir şeyler görmesi, ve gördüklerine çoğu zaman bir anlam yükleyememesi rüyaların bir anlam taşıdığına inanılmasına neden olmuştur. Rüyalar genelde anlamsız olmakla beraber, bir şeyler anlatabilir; ama ben rüya tabirlerinin hepsinin yalan olduğuna inanıyorum. Aşk veya sevgi nasıl her insan için farklı ise rüyalar da öyledir. Genelde insanların rüyalarında gördükleri gün içerisinde kafalarına taktıkları veya onlarda ciddi etkiler bırakmış olan olayların bir yansımasıdır; rüyalar bir başka deyişle insanın kendi kendine konuşmasıdır. Bu nasıl mı oluyor; kafamıza taktığımız bir olaydan bir çıkış yolu ararız veya çok güzel bir şey ise tekrar tekrar onu yaşamak isteriz, işte o an hiçbir işi olmayan bilincimiz de bize sorunlarımız hakkında yeni çözümler üretme, veya mutluluklarımızı tekrar yaşama fırsatı sunuyor. Bu noktada beynimizi gün içinde kullandığımızdan daha verimli kullanabildiğimize inanıyorum; zira o an beynimiz tam anlamı ile düşündüğümüz veya kafamıza taktığımız şeye konsantre oluyor, dışsal etkenler en aza indirildiği için de daha verimli sonuçlar alıyoruz. Yine bir benzetmeden yola çıkarsak, bilgisayarınızda aynı anda MSN, internet tarayıcısı, mp3 programı, kelime işlemcisi ve bir oyunun açık olduğunu ve sizin asıl amacınızın oyun oynamak olduğunu düşünün; bu sizin uyanıkken ki haliniz olsun. Uyurken ise sadece oyunun ve gerekli temel işlemlerin açık olduğunu düşünün. Hangisinde oyunu daha hızlı ve verimli bir şekilde oynayabilirsiniz? Peki rüyalar aracılığı ile geleceği görmek mümkün mü? Bence mümkün; o da uyurken gün içindeki olayları en ince detaylarına kadar değerlendirip; olası bütün etkenleri hesaba katarak olabilir bence.

Eğer illa rüyalarınıza bir anlam yüklemek istiyorsanız, zamanında bir yerde okuduğum bir şeyi size de tavsiye ediyim; baş ucunuzda bir defter ile kalem bulundurun. Herhangi bir sebepten uyandığınızda, eğer rüyanızı hatırlıyorsanız tarih ve olabildiğince çok detayla deftere not edin. Sonra boş ve kafanızın rahat olduğu bir ara o defterdekiler ile geçmişte olanları ve o deftere not aldığınızdan beri olanları karşılaştırın. Böylece kendi rüyalarınızın size neler anlatmak istediğini yavaş yavaş öğrenebilirsiniz. Bliyorum kulağa biraz saçma geliyor ama sizi zorlayan yok :D Bu arada bunlar tamamen benim kendi düşüncelerimdir; yanlışlarım veya size ters gelen şeyler olabilir; saygı çerçevesi içerisinde yorum olarak kendi düşüncelerinizi de belirtebilirsiniz.

Kaynaklar:

Selamlar, yaklaşık 6 aydır sessizliğe gömülmüştüm; ama artık geri döndüm. Sessizliğe gömülmemin nedeni son 5 ay içerisinde hayatımda çok büyük değişiklikler olması. Bu süre zarfı içinde sadece sitemi değil diğer sorumluluklarımı da fazlasıyla ihmal ettim; bunlardan bazılarını telafi etmeye başlamış olsam da, malesef bazıları için çok geç kaldım. Hayat tarzımı ve prensiplerimi değiştirmemin de etkisiyle bazı şeylerden kendimi çekip, farklı şeylere yönelmek zorundaydım. Şimdi ise bir sentezi kovalıyorum; eski ile yeniyi birleştirip ortak bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Bu 5 ayı kendim için çok iyi değerlendirdiğim kanısındayım; kendime ve başkalarına imkansızı olanı başarabileceğimi kanıtlamamın yanı sıra; kendimi ve hayatımı gözden geçirerek, bastırdığım veya görmezden geldiğim bazı şeyleri koyvermeyi öğrenerek geçti bu süre. Kendime yeni yeni alışkanlıklar edindim, bazılarından ise kurtuldum. Bir başka deyişle hayat bana çelme taktığında eskisi gibi hemen ayağa kalkmadım; yavaş yavaş, yere sağlam basarak ayağa kalktım.

Bu günceyi ilk açtığımda insanlara objektif bilgi aşılayan bir şey olmasını hayal etmiştim; ancak artık daha çok kendi görüşlerime ve tecrübelerime yer vermemin daha iyi olacağı kanısına vardım. Tabii yine bana ilginç gelen şeyler hakkında yazmaya devam edeceğim ama biraz daha “rahat” ve “kişisel” bir şey olacak gibi geliyor. Şimdilik bu kadar :)

MetropolisGeçen gün elime 1927 yapımı, Fritz Lang’in yönettiği Metropolis adlı bir film geçti. Film siyah beyaz olmasının yanısıra bir sessiz film. Açıkçası çok etkilendim, yani 80 yıllık bir film ve bence zamanının çok ilerisinde… Filmde dikkatimi çeken ilk şey konuşma olmadığı için vücut dilinin nasıl kullanıldığı oldu. Oyuncular hissettikleri korkuyu, acıyı, sevgiyi ve diğer duyguları abartılı bir şekilde vücutları ile anlatıyorlar; ancak bu abartılı anlatım o kadar doğal geliyor ki… Öte yandan artık Hollywood’un bizi alıştırdığı aksiyon sahneleri, abartılı görsel ve işitsel efektler olmadan sadece müzik eşliğinde film izlemenin zevki de bambaşkaymış. Film hakkındaki ilginç şeylerden biri de filmin %25′lik bir kısmının kaybolmuş olması; ancak reproduksiyon sırasında çeşitli açıklamalarla hikayenin kopukluğu giderilmiş. Bence bütün filmseverlerin izlemesi gereken bir film.

Tek İplimBugün de Selim, Nazlı ve İpek’le beraber dün uçurtma uçurmaya gittiğimiz yere gittik. Rüzgar dünkü kadar güzel olmasa da bize uçurtma uçurmak için bolca fırsat sundu. Rüzgarın hafif olduğu zamanlarda ise indirme ve düşük rüzgarda kontrol alıştırmaları yaptım. Ancak daha önceden de şüphelendiğim gibi iplerden birinin diğerine nazaran 10 cm kadar uzun olduğunu fark ettim. Bugün Boa’nın fotoğrafları olmadığı için, bugün de uçurma fırsatı bulduğumuz tek iplimin fotoğrafını koyuyorum. Bu sefer videolar düzgün ancak yine cep telefonu ile çekildiği için çok da kaliteli sayılmaz malesef; yakın zamanda bir kamera almak gerekiyor… Bu arada videoları 3gp formatından avi formatına çevirmemi sağlayan betiği hazırladığı için de Alper‘e teşekkür ederim…

Videolar aşağıda… Yazının devamını okuyun… »