Daha önce de buna benzer bir yazı yazmıştım. Bugün de stüdyodan sonra odama geldim; müzik yapmak yetmemiş olacak, müzik dinlemek istedim. Açtım müziğimi, bilgisayara bıraktım listeyi, kafasına göre takılsın dedim; (burada uzun bi parantez açiyim, bilgisayara İngilizce’de kısaca PC derler Personal Computer’in yani Kişisel Bilgisayarın kısaltılmışı) bilgisayarım çok kişiselleşmiş olsa gerek hep de aklımdan geçen, beni en derin yerimden vuracak şarkıları çaldı. Duman derken Kargo derken kaptırdı gitti; her şarkı ayrı bi’ anıyı su yüzüne çıkardı. Neyse ki zamanında içki stoğumu yapmışım kaptım bi’ bira, üstüne cila oldu anılarımın. Yine melankoliklik bastı ama artık bi’ şeyler farklı; artık 6 seneki önceki çocuk değilim, çok şey yaşadım, çok şey gördüm; artık melankolikliğimde bile bir mutluluk ve güç var. En melankolik anımda bile kendimi yenilmez hissediyorum, her ne kadar hayat her fırsatta aksini kanıtlasa da… Aslına bakarsanız seviyorum böyle olmayı, sonuçta melankolikliğin de kendi içinde acaip bir gücü var; yani bi’ insan aynı anda nasıl hem mutlu hem de üzüntülü olabilir ki… Bence biraz da hayatı takdir etmek melankoliklik, bi nevi çekilen acı veya üzüntü ile daha da olgunlaşıyor olmanın bilinci… Belki de biraz mazoşistlik… Adı, anlamı ne olursa olsun hepimiz hayatımızda böyle anlar yaşamışızdır, yalnızlığımıza temsil olduğumuzda bi’ kaç anının veya olayın bizi dürtmesi ile kendimizi bu ışıksız otobanda bulmuşuzdur; farların aydınlatabildiği sınırlı alanda başımıza gelebilecek olumsuz şeylerin uyarısını görürüz ve içgüdüsel olarak kendimizi korumaya çalışırız; ama ben ne diycem biliyor musunuz, canı cehenneme o uyarıların; hayatta bazı şeylere korkarak, çekinerek, ne olacığını bilmeden atlamaktan, o yolda son gaz gitmekten ve lanet olası mantığı bi’ kenara bırakarak sadece içgüdülerinize güvünerek gitmekten güzeli var mı; yok… O yüzden bu yazıyı şu sözle bitirmek istiyorum:
Yesterday is history, tomorrow is mystery and now is a gift; that’s why it’s called as “present”…

